Haberler

Küçükkuyuda Mülteci Paneli

13 Şubat 2017 Pazartesi - Okunma: 3359
Küçükkuyuda Mülteci Paneli

Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu Başkanı Müjgan Suver, Küçükkuyu Belediyesi tarafından 11 Şubat 2017 günü düzenlenen "Küçükkuyu 7. Zeytine Vefa Şenliği"nde tertiplenen panelde konuştu.

Çok sayıda davetlinin katıldığı şenlik etkinlikleri, halk oyunları gösterisiyle başladı. "Umuda Yolculukta Çocuk Var" sergisinin ardından, "Göç ve Ege Denizi'nde Ölen Mültecilere Ağlayan Bin Yıllık Zeytin Ağaçları" konulu bir panel düzenlendi. Çankaya Eski Belediye Başkanı Bülent Tanık'ın moderatörlüğünü yaptığı panelde, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, TTB Merkez Konseyi Üyesi Hande Arpart, Marmara Grubu Vakfı AB İnsan Hakları Platformu Başkanı Müjgan Suver’in katılımı ile "Göç ve Ege Denizi’nde ölen mültecilere ağlayan bin yıllık zeytin ağaçları" konusu ele alındı.

Panelde Müjgan Suver, Ege'de yaşanan göç problemin sosyal yanlarını gündeme getirdi. Eğitimin ve istihdamın mültecilik konusunun en önemli meselesi olduğunu da vurgulayan Müjgan Suver'in konuşması aşağıdadır:

"Sözlerime başlamadan önce bölgemizde gerçekleşen depremlerden dolayı, evlerini barklarını kaybeden insanlarımıza geçmiş olsun dileklerimi sunmak isterim. Büyük tesellimiz can kaybının olmamış olması ve devletimizin şefkatli ve müşfik elinin bölgeye ulaşmış olmasıdır. Herkese geçmiş olsun dileklerimi sunarken, hizmet götürenlere, bu alanda çalışanlara, en büyüğünden en küçüğüne kadar minnet, şükran ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu yıl Zeytine Vefa Şenliği'ni, kaçak göçmen mezarlığı haline gelen Ege Denizinde yaşamları ziyan olan mültecilerin ve Ayvacık ilçesinin 17 yöresindeki depremden zarar görenlerin, yaralananların derin acısını yüreğimizde duyarak kutluyoruz.

Değerli katılımcılar,

Bölgemizdeki mültecilerden bahsederken Suriye'de yaşanan insanlık dramına değinmeden geçemeyeceğim. Suriye'de süren savaş komşumuzun toplumunu darmadağın etti. Suriye nüfusunun neredeyse yarısı yer değiştirdi. Beş milyonun üstünde Suriyeli mülteci olup başka ülkelere sığınırken, sekiz milyon Suriyeli evini barkını terk edip çatışmanın olmadığı diğer şehirlere yerleşmek zorunda kaldı.

Bu nüfus hareketliliğinin sonucunda bütün zorluklara rağmen 1 milyon Suriyeli, Avrupa Birliği ülkelerinin sınırlarını aşmayı başardı, sığınma isteğinde bulundu.

Bu yoğun mülteci akını karşısında Avrupa Birliği ülkeleri korku ve paniğe kapıldı. İnsan hakları unutuldu, kendi sınırlarının güvenliği öncelik haline geldi. Böylece Türkiye ile bu çerçevede zorunlu bir işbirliği gündeme gelmiş oldu. Avrupa Birliği ile uzun süredir sönük olan ilişkiler de yeniden canlandırmış oldu.

Bu ilişkilerin geldiği noktaya baktığımızda da şu açıkça görüldü ki, Avrupa Birliği Türkiye'yi birliğe katmak için müzakere edilen bir devletten çok, Avrupa Birliği sınırlarını koruyan bir tampon devlet olarak değerlendiriyor. Ankara'nın da Avrupa Birliği'ne katılmak niyetiyle değil vizenin kaldırılması ve finansal destek alma amacıyla konuya tekrar sahiplendiğini gördük.

Bu noktada bir tespitimi sizinle paylaşmak isterim. İltica ve göç konusu sadece uluslararası anlaşmalar, mali paketler "kendi ülkemizi mülteci akınından nasıl koruyacağız" meselesi değildir. Bir insan hakları sorunudur. Kötü yönetimlerin , sonucudur.

Mülteci sorunu herhalde bu yüz yılın en önemli siyasi ve sosyolojik olgusu olarak tarihe geçecek. Göçü, Suriye örneğine bakarak sadece savaş kaynaklı bir olguya indirgemek de mümkün değildir. Savaşlardan kaçan insanların yanı sıra daha iyi ve daha özgür bir yaşam için canını hiçe sayarak gelişmiş ülkelere iltica etmeye çalışan binlerce insan söz konusu. Bu bir insanlık sorunudur ve kaynaklandığı coğrafyada çözülmesi şarttır.Öyle ki Avrupa Birliği'nin bütünlüğünü bile sarsacak duruma geldi. Birlik üyelerinin bazılarının AB'nin temel ilke ve değerlerinden ayrıldığını şaşkınlıkla izledik. Korkarım AB için de kendi değerlerini restore etmek oldukça büyük zaman alacak.

Son üç yıl içinde sayıları hızla artarak 3.5 milyonu bulduğu tahmin edilen Suriyeli sığınmacılar, Türkiye’nin insan coğrafyasını değiştirecek bir kapasiteye ulaşabilir. Son yüz yıllık tarihi içinde dışarıya göç veren bir ülke olan Türkiye, simdi dış ülkelerden içe göç merkezli yeni bir siyasal ve toplumsal döneme giriyor. Bu bağlamda akla iki soru geliyor:

-"Türkiye’deki bu geçici sığınma hareketi bir kalıcılığa dönecek mi?"

-"Cumhuriyet’in başından bu yana bir ulus-devlet kurma ve onu koruma güdüsü içinde Türk ve Müslüman kimliği üzerine oturan Türkiye’deki göç ve iskân etme politikaları, Suriyeli sığınmacıların etnik ve dini kimliklerinin çeşitliliği ile değişime mi zorlanacak?"

Bu çerçevede Suriyeli sığınmacılar,Türkiye’de göç ve iskân politikalarının ötesinde "ulus-devlet" ve "yurttaşlık" gibi çok temel siyasal kavram ve kurumların içerik ve anlamlarının da yeniden tartışılmasına neden olabilir.

Başlangıçta hiç şüphe yok ki, insani açıdan ve sığınma hakları bağlamında Türkiye’nin kapılarını Suriyeli sığınmacılara açması takdir edilebilir. Lübnan ve Ürdün gibi diğer komşu ülkeler de "külfet paylaşma" da iyi örnek oldular. Yalnız şu unutulmamalıdır ki bu ülkelerin de ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel olarak bir "hazmetme kapasiteleri" vardır. Türkiye’de özelikle 2014 yazından itibaren ortaya çıkmaya başlayan toplumsal tepkiler bu açıdan düşünülürse kaygı vericidir.

Bu nedenle belki önümüzdeki on yıl içinde, yüz binlerce Suriye kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından söz edeceğiz. Belki göç alan birçok Batı toplumunda konuşulan "uyum", "entegrasyon", "kimlik", "ayrımcılık", "ırkçılık", "yabancı düşmanlığı", "çok kültürlülük" gibi konuları bizim de gündemimize gelecek… Suriye krizinin sürdüğü her gün hiç şüphesiz bu dönüşümlere katkıda bulunuyor.

Öyle görünüyor ki, önümüzdeki yıllarda, tıpkı Balkan göçlerinin toplumsal etkilerine benzer ancak kimlikler bağlamında ondan çok farklı olarak Suriye sığınma hareketinin toplumsal tarihimize etkilerini tartışıyor olacağız.

Bu insanların bu ülkeye uyum sağlaması için hükümetin acilen iki politika alanına öncelik vermesi gerekiyor. İstihdam ve çocukların eğitimi.

Sözlerime Suriyeli bir mülteci kadının anlattıkları ile devam etmek istiyorum.

"Bizi zorla mülteci kamplarına yollamaya çalıştılar. Biz istemedik. Tanıdıklarımızın yanına buraya geldik. Yaşamak için çalışmak zorundasınız. En büyük zorluğumuz burada. Türkçe bilmediğimizden dolayı ise alınmıyoruz. Ancak bulaşıkçılık yapabiliyoruz, erkeklerimiz de kağıt topluyor. Çalışma koşulları kötü olduğundan bir müddet sonra onlar da lokanta işine geçtiler. Bu işleri de buradaki tanıdıklarımız aracılığı ile bulabildik. Sabahın köründe evden çıkıp gece geç saatlerde eve dönebiliyoruz. Türkiye'deki yaşam koşulları iyi değil. Efrin'de 8 saat çalışıyorduk, burada 12-14saat."

"Buradaki halkla sorun yaşamadık. Önceleri bizden çekiniyorlardı. Sonra yavaş yavaş ısındılar. Hatta bize yardımcı olmaya başladılar. Komşular eksiğimiz var mı diye soruyor. Kimisi çaya davet ediyor. Burada Kürtlerle Türkler yan yana yaşamayı öğrenmiş. Çocuklarımız okula gidemiyor. Sağlıkla ilgili sıkıntılarımız oluyor. Buradaki tanıdıkların kimliği ile gidip tedavi olmaya çalışıyoruz. Burada kimsemiz olmasa, paramız olmasa tedavi olamayız."

Suriyeli mültecinin bu anlattıkları da bize gösteriyor ki, birçok olumsuz koşula karşın, kentlerde ve mahallelerde hızlı bir yerleşme ile kendiliğinden gelişen bir tür entegrasyon sürecine girilmiş görülüyor. Her yıl doğan binlerce çocuk..Türkçe okula gidemeyen çocuklar, iş bulamayan gençler, kuma giden satılan kadınlar, açılan işyerleri, kayıt dışı çalışanlar, satın alınan mülkler...

Bir anlamda Türkiye'de siyaset üreten kurumların ve onların kontrolünün dışında kendiliğinden gelişen bu sürecin hukuksal altyapısının olmayışı birçok soruna açıktır ve gelecekte Türkiye'nin başını ağrıtabilir.Ancak entegrasyon politikalarının hem şekillendirilmesi hem uygulamaya konması çok kolay olmayacağı kesin.

Mültecilerin korunması ve bakımı, uluslararası topluluğa ait bir sorumluluk olmasına rağmen bugün gelinen noktada Türkiye 2 milyona yakın Suriyeli sığınmacının koruma, bakım ve entegrasyon sorunlarıyla tek aşına kalmıştır.

Bu sancılı süreç devam ederken, Türkiye'nin ısrarla uluslararası camiayı göreve çağırmaya devam etmesi, yetkin uluslararası aktörlerin Türkiye'deki paydaş kuruluşlarla beraber çalışmasını teşvik etmesi gerekmektedir. Zira bu konuda Türkiye'nin önündeki yol, uzun ve sıkıntılı bir yoldur.

Hafta basında ben bu konuşmamı hazırlarken, Ege Denizinde Ayvacık sivrice mevkiinde içinde 46 mültecinin olduğu lastik bir botun lodos nedeniyle alabora olduğu haberi geldi. Daha iyi bir yaşam, daha fazla özgürlük özlemi uğruna ellerindeki son kuruşu da "Sizi Avrupa topraklarına ulaştırırız" diyen ölüm tacirlerine kaptıranlar, güvensiz motorlarla engin denizlerin korkutucu karanlığına dalmaya devam ediyor..

Hemen her gün Çeşme, Karaburun, Urla, Ayvalık, Ayvacık, Seferihisar'da yeni trajediler yaşanmaya devam ediyor. Uluslararası Göç Örgütü'nün rakamlarına göre Akdeniz'de sayıları beş bini aşan kaçak göçmen, umut yolculuğunda hayatini kaybetti. Ne yazık ki umut diye gördükleri denizler sonları oldu. Denizler mezar oldu. Şimdi onlar İkinci Dünya Savaşı sırasında adalarda yaşanan açlık ve savaş sonucunda küçük sandallarla Türkiye sahillerine ulaşmaya çalışırken, canlarını sulara salan binlerce adali göçmen ile yan yana koyun koyunalar..

Hiç şüphe yok ki bu dost toprakların bin yıllık zeytin ağaçları, asırlardır bu umut yolculuklarının şahididir.. Biliniz ki, Ege kıyılarında rüzgarla savrulup denize düşen her bir zeytin yaprağı onların umut yolculuğunu tamamlamak için denizlerdedir.

Beni dinlediğiniz için teşekkür eder saygılarımı sunarım."